TÜRK TOYLARI

9 Dec

TÜRK TOYLARI VE DERNEKLERİ

http://turkdernekleri.blogspot.com.tr/

Advertisements

Yayla Toyları

9 Dec
Yayla Kültürü
‘Gurbetçilik’ ve Çay Tarımı’nın yanısıra Çamlıhemşinlinin geçim kaynaklarından biri de Hayvancılıktır.Haziran’ın ilk haftası 2000’li rakımlardaki yaylalara göçlerin başlama zamanıdır.Yetersiz mera alanı ve haşara’nın çokluğu hayvanları yüksek rakımlara götürmenin asıl nedenleridir.Yaylada sabah erkenden meralara götürülen hayvanların ahır temizliği yapılır.(Bu işlemAlman Prof.Karl Koch’un 1843-44 yıllarında yaptığı Rize Seyahati sonrası kaleme aldığı seyahatnamesinde şöyle anlatılır:Herkül’ün Augias’ın ahırını temizleme biçiminin tek olmadığını ve bu yöntemin bugünkü doğu toplumlarında olduğu gibi eski çağ halklarınca da bilindiği ortaya çıkıyor’.)Akşam ahıra dönen hayvanlar’ın sütleri ‘ketoğ denilen kaplara sağılır.Sağılan süt yayvan ve ahşap bir tekneye dökülür. İkinci gün üzerinde biriken krema (kaymak) alınır. Ve kaymak kabına (kadel veya siyafki) konulup kaynatıldıktan sonra mayalanır ve peynir yapılır. Peynir mayasının temel maddesi üç günlük inek yavrusudur.Kesilen yavrunun midesi özenle alınır ve bağlanır. Kurutulan mide bir yıl sonra acı erik,sarımsak,tuz,peyniri alınmış süt suyu katılır.
Yapım esnasında süt bozulursa torbaya dökülerek süzdürülür ve çökelek (minci) elde edilir. Peynir saklanması ve tadına ulaşması için,çam ağacı (ladin) kabuğundan dikilmiş olan ‘kolo’ denilen kabın içinde muhafaza edilir. Sütten yoğurt mayalanıp torbaya dökülerek de süzme yapılır. Tüm ürünler yayla evinin maran denen bölümünde güze kadar saklanır. Yaylada inekleri rahatsız etmemeleri ve kendilerinin yeterince beslenebilmeleri için,bütün öküzler başlarına tahsis edilmiş iki çoban tarafından devamlı gidilmeyen ve sırf onlar için belirlenmiş otlaklara (öküz pornağı)götürülürler.Çobanlar iki ay süreyle orada öküzlerin sağlıklı bir şekilde beslenmelerini sağlarlar. Çobanlar kamp yerinde,üstü harduma’dan(çamağacından,uzunluğu bir metre,genişliği yirmi santimetre olan ince tahta) etrafı taştan örülü barınakta kalırlar.Barınağın etrafını çepeçevre saran öküzlere gece tek bekçi,daha önce pornağa çıkmadan güreştirildiklerinden tümünü yenen baş pehlivan öküzdür.Öteyandan köydeki ürünlerin bakımını tamamlayan Çamlıhemşinli,gurbetçisiyle de aynı tarihte buluşarak on günlük bir dinlenme ve eğlenme için yaylaya çıkar. Vartavor denilen bu eğlence yalnızca yaylara özgü bir eğlencedir.İnsanların Gül Suyu ile birbirlerini ıslatması anlamına gelen ve bereket!i simgeleyen Vartavor aynı zamanda da genç kız ve delikanlılar için sevdalık zamanıdır. Her yaylada belli bir horon yeri vardır.Buralarda gece geç saatlere kadar tulum eşliğinde horon oynanır ve atma türkü (iki kişi yada iki grup arasında taşlamaya ve ironiye dayalı,beyit veya dörtlük şeklinde uyaklı söylenen türkü )söylenir. Gündüz ise hava güzelse günübirlik geziler düzenlenir. Hobisi olanlar alabalık avına ve çamlardan sakız toplamaya giderler. Ağustos sonuna doğra,yaylaya gitmeyen ve köyde kalan orta yaşta olan bir grup,yine bir şenlik havasında,ertesi yıl hayvanlara gerekecek olan ot ihtiyacını sağlamak ve stok etmek için yaylaya çıkar.Oğnak ve ot biçimi de denilen bu olaydan sonra,yaylacının artık bir beklediği yoktur,taa ki son göç tarihi olan 23 Eylül’e,göç için gelen birkaç kişiye kadar. Yatak-yorgan gibi eşyalar, herhangi bir kemirgen’in kışın kesmemesi için,yayla evinde ‘tacor’adı verilen ve tavandan sarkıtılan iplere yerleştirilen tahtaların üzerine konulurlar ve hüzünlü ‘dönüş’başlar.Günümüzde ise;Karadeniz bölgesinin geçim kaynağı olarak ‘çay’ bitkisinin yaygınlaşması yayla kültürünü kısmen de olsa baltalamaktadır.Eskiden mısır tahılı ticari amaçtan çok gerekli olan ekmek ve yem ihtiyacı için ekilirdi.Şimdi ise çay toplama zamanındaki düzensizlik artık geçim için değil zevk için çıkılan yaylalara artık kitle olarak gidilmesini engelliyor.Ağustos sonlarında parçalı gidişler de olsa Amlakit Yaylası başta olmak üzere artık çok az yaylada geleneksel vartavor şenlikleri yapılmaktadır.
Süt’üteknede değil süt makinesinde kaymağından ayrıştırılan,ateşi ocaklıkta değil pilitada ve sobalarda yanan, yaylacısı ottan değil süngerden yapılan yataklarda yatan,öküz nerde kaldı inek sayısı yayladaki kişi sayısına eşdeğer olan,canlı ev sayısı her yıl ölen yaylacı kadın sayısına göre orantılı azalan yaylalardan başka,elektiriği,telefonu ve yolu olduğu için aşırı betonlaşmadan da nasibini alan yaylaları ile Çamlıhemşin bakalım ne kadar daha gündemde kalmayıbaşarabilecek.

www.turkutour.com/firtina_vadisi.asp

Harman yeri sürseler…

9 Dec
Harman yeri sürseler…  
Yazar serifk@pau.edu.tr
Nedendir bilmem, ne zaman “Harman yeri sürseler / Yerine gül ekseler… Oy sanem…” türküsünü duysam garip duygularla dolar içim.Önce, çocukluk yıllarımızda her şeyi oyun edindiğimiz harman zamanı gelir aklıma. Gözümün önünden harman yerlerine yığılmış küme küme harmanlar gelir geçer. Bunu anlamak ve duyumsamak bana kolay gelir de, asıl, “Harman yeri sürseler!..” sözündeki  “sürseler” arzusunun dillendirilmiş olmasını çözümleyemem oldum olası…

Harman yerini sürmek, yerine gül ekmek!… Neyi yapmak, neyi yıkmak, neyi yaşatmak, neyi yok etmek… tarzındaki düşünceler yeni  yeni harmanlar oluşturur beynimde de, bir türlü yok edip bitiremem…Tam “Çıkmazdayım!” dediğim anda, imdadıma yine bir köy türküsü yetişir. Hani şehirden köye gelin gidip de burçak yolmaya götürülen şehirli kızcağız var ya, onun adına yakılan türküdeki sitemlerde bulurum aradığımı:

“Aman ne zorumuş dostlar burçak yolması.

Burçak tarlasında yar yar gelin olması.

Elimi salladım değdi dikene;

İntizar eyledim yar yar burçak ekene…”

Sözlerine misal, harman yerinin sürülmesini arzulayan gelinciği düşünür, onun yerine “Gül ekseler!..” duasında saklı ince bir hüzne “Amin!..” demeyi düşünürdüm de, yine de harman yerlerinin ve harmanların yok olmasına razı olmazdı gönlüm…

Hoş, şimdi şairin “Tarihe karıştı eski sevdalar…” dediği demlere misal bir devri yaşıyoruz. Ne harmanlar kaldı, ne harman yerleri; ne dövenler kaldı, ne dövenleri çeken öküzler, atlar… Biçerdöverler ve patoslar bütün bunları tarihin zaman tüneline ışınladı sanki. Oysa daha ne geçti ki şunun şuracığında… Daha kırk yıl öncesinde bütün köylünün harmanlarının sürüldüğü köylerin harman yerleri vardı. Üç, dört hafta bir şölen gibi devam eden harman zamanları vardı…

Aslında şölen, “ekin ayağı” denilen buğday biçimiyle başlardı. Her tarlada on, on beş kişi kadın erkek, çoluk çocuk sabahtan akşama kadar ve günlerce buğday yolardı… Hem de haziran sıcağının tepede bir ateş topu olduğu günlerde… Sağ elde tutulan orakla, sol elle kavranan buğdaylar kök tarafında hızla asılarak koparılır, biriken buğday sapları yere konur, sonra da bunlar üst üste konularak destelenirdi… Günler boyu yolunan buğdaylar, üç çatallı anadat denilen ağaç sopalarla kağnılara yüklenir, sonra da kağnılarla harman yerine getirilen buğdaylarla ilgili harman sürme işi başlatılırdı.

Paranın pek kıt olduğu o demlerde komşular arasında para almadan karşılıklı olarak “ödünce” gidilirdi. İmece denilirdi bu ödünç gitmelere… Şarkılar, türküler, şakalar, laf atmalar haziran sıcağında beyinleri de kaynatırdı sohbetleri de… Ara da bir, “Yandı bağrım Kerem’in arpa tarlası gibi!..” tarzı feryatlar, ya da esintinin hiç olmadığı, yaprağın bile kıpırdamadığı anlarda alnından, yanaklarından, burnundan süzülen terleri silerken, bir yandan da, “Es, yiğidin bağrına deli rüzgâr!..” ünlemesiyle dile getirilen rüzgar dilekleri…

Varlıklı ailelerden darbukacı götürenler de olurdu tarlalara hani… Ağzı laf yapanlar, türkü söyleyenler (hava çağıranlar) aranırdı… En çok da yeni yetme kızların gönlünü birilerine yakmayla ilgili fiskoslar yayılırdı gizliden gizliye… Bunlar yayılmalıydı ki çalışanlar sıcağı unutsunlar…

Harman yüzyıllar boyunca toprak ve tarım kültürünün en önemli kesitlerinden biri ola gelmiştir hep… Tepeleme yığınlarla oluşturulan harmanların toprakla buluşan yanları, eni iki metreye varan  dairesel bir halka gibi ekin saplarıyla kaplanırdı önce. Bunun üstüne, altında çakmak taşı denilen taş parçaları çakılı döven konulurdu. Sonra döven önündeki atlara ya da öküzlere bağlanır, dövenin üzerine de hayvanları yönlendirecek bir kişi çıkardı. Hayvanların dehlenmesiyle beraber döven döndükçe, buğday ya da arpanın saplarını kese kese danelerin saplardan ayrılması sağlanırdı. Yere yayılan ekin sapları eridikçe harman yığınından yeni saplar yine eriyen sapların üstüne yayılır, harman bütünüyle eriyinceye kadar bu işlem devam eder giderdi…

Dövenin üstüne oturan kişi, öküzlerin ya da atın başına bağlı ipleri eliyle tutarak bazen oturarak, bazen de ayakta durarak belli bir hızla, ağır ağır fakat saatler boyunca harman yığınının etrafında döner ha dönerdi. Tabii ki iş sadece dönmekle bitmezdi… Dönerken sergilenecek en önemli beceri uyumamaktı. Farkında olmadan uyuyan kişi dövenden düşebilir, hatta dövenin altında kalarak yaralanabilirdi… Ya da hayvanlar dönmeyi bırakıp harmandan tarlaya doğru gidebilirlerdi. O anda toprak ve taş üstünde giden dövenin altındaki taşlar kırılır, bu da onların körleşmesine yani keskinliklerini kaybetmesine, dolayısıyla harman işinin aksamasına yol açabilirdi. Bundan daha önemlisi de hayvanlar buğday saplarının üzerine ihtiyaç giderebilirlerdi. İşte döveni kullananın bunları bilmesi, önceden sezmesi ve arada hayvanları kenara çekerek ihtiyaçlarını gidermesini sağlaması gerekirdi. Hayvanlar büyük abdeslerini yapıyorlarsa yanında hazır bulundurduğu çanak şeklindeki ağaç boğsalakla hemen vaziyeti kurtarması gerekirdi. Onun için de döven sürme işi kolay kolay çocuklara verilmez, verilse bile harmanda yalnız kalmalarına müsaade edilmezdi.

Geceleri hava biraz nemli, ortalık serin olduğundan buğday sapları gevşeyeceği için gece harman sürülmezdi. Gündüz sıcakta buğday sapları çıtır çıtır olduğu ve kolayca kesildiği için ne kadar sıcak olursa olsun harmanın mutlaka gündüz sürülmesi gerekirdi… Bir yandan sıcak, bir yandan saman tozu, bir yandan göz kapaklarına kurşun gibi binen uyuma duygusu, ağır ağır dairesel bir dönüşün bitmek bilmeyen kaygısı birleştiğinde yaşanırdı harman kaldırmanın tarifsiz zorlukları…

Bununla biter miydi harman kaldırma derseniz “Nerde!..” derler tabii ki, size… Buğdayların sapları iyice saman haline getirildiğinde bu sefer samanla buğday tanelerinin ayrılmasına gelirdi sıra. Önce bir mezar toprağı yığını gibi, bir yere biriktirilirdi buğdayla karışık durumdaki samanlar. Buna da  “tınaz” denilirdi.

Tınazın savrulması için rüzgarın çıkması beklenirdi. İkindine doğru esintiyle birlikte ele alınan, parmakları açılmış ele benzeyen “yaba” tınaza daldırılır, havaya belli bir yükseklikte savrulan samanla buğdayın esen yelle ayrılmasına çalışılırdı. Bazen birkaç gün hiç yel çıkmazdı. İşte siz de o zaman kaygılı ve sancılı bir bekleme sürecine girerdiniz. Ya yaz yağmuruna yakalanırsa tınazınız. Ya üç beş gün yel çıkmazsa… Ya hamazevi denilen hortum çıkarsa…  Konu komşunun koyunu keçisinden korumak için yalnız da bırakamazdınız tınazı. Döner dururdunuz artık harman yerinde bin bir sıkıntıyla…

Yel çıkınca tınazı savurmaya başladığınızda bir yandan sevinirdiniz… Fakat arada bir rüzgarın yönü değişince havaya savurduğunuz samanın tozlarını tepeden tırnağa üstünüzde bulurdunuz… İçmeye su bulamadığınız susuz dağ başlarında elinizi yüzünüzü bile yıkayamazdınız da ensenizden boynunuzdan giren saman tozları terlerle bedeninizi sarınca, “Hey babam hey!..” kaşınır da kaşınırdınız…

Öfkelenseniz öfkelenemezsiniz, kızsanız kızamazsınız… Can da tatlı ürün de… Hani derler ya “Can burnumun ucunda!..” diye. İşte o anda burnunuzun ucundan çeşme burmalarından damlayan su damlalarını andıran terler, birbiri ardına damlamaya başlayınca rençberliğin, üretmenin, buğdayın, ekmeğin, suyun değerini, nimet oluşunu öyle bir anlardınız ki… Bir daha yere düşen bir lokma ekmeği alıp öpüp gözünüze sürüp yerdiniz. Sofranızdan artan bir dilim ekmeği çöpe koyma düşüncesiyle bile titrer sonra vazgeçerdiniz…

Öte yandan radyolar ve televizyonlarda  duyduğunuz “Harman yeri sürseler…” türküleriyle  gönlünüzü bir harman yeri eyler, hayal dünyanızda durmadan harmanlar sürerdiniz… Bir yandan da  türküler söylemeye devam ederdiniz…

“Harman yeri sürseler…

Yerine gül ekseler… Oy Sanem! Esmer yarim!..”www.egelife.com/index.php

Odun Meclisi

9 Dec

Kasabamız düğünlerinin eskiden bir hafta sürdüğünü kırk yaştan daha genç olanlar pek anımsayamaz. Düğünler Perşembe günü kına yakımıyla başlar, ertesi hafta Perşembe gelin alımı ve bir gün sonraki belek dağıtımını da sayarsak sekiz gün sürerdi. Bugün anlatacağım konu kına yakıldıktan sonraki Salı gününün olayı olan odun mecisidir.
O dönemde motorlu araç yoktu. Buna karşın hemen her evde bir eşek bulunurdu.Hani Nasrettin Hoca fıkralarının önemli kahramanlarından Karakaçan. Salı sabahı sabah ezanından sonra köyün gençleri eşeklerini tahralarını hazırlar hep birlikte Akharım Kasabasının arka kısmındaki Ahır dağlarına Davşınak odunu kesmeye giderlerdi. Davşınak ilginç bir çalı-ağaç tipidir. Bir kökten çok sayıda dal verir. Odun edilecek davşınak önce köküyle birlikte asılınarak kökünden yolunur. Çok ince dalları ayıklanıp diğer parçaları ayrılır. Bir davşınak çalısından yarım kucak kadar odun hazırlanır. Odun iki denk=bir yük olarak hazırlandıktan sonra eşeğin semerine sarılıp en hızlı bir şekilde köye dönme yoluna bakılır. Çünkü ilk gelen eşeğin gencine düğün evi tarafından ödül olarak bir peşkir verilir. Bu peşkirin parasal değerinden öncelikle onursal değeri yüksektir. Birincilikle bitirenlerin ayrıcalığı ve üstünlüğü yıllarca anılarda anlatılır dururdu. Ayrıca bizim kuşak ve üstü davşınak odunundan çok güzel yer çeliği yapıldığını bilir. Oldukça sert ve dayanıklıdır.
Odun mecisinin amacı hem düğünde yakılacak odunun karşılanması, hem de kışlık yakacak gereksiniminin karşılanması açısından önemi büyük olurdu.
Şimdiki yaptığımız veya düşündüğümüz çalışmalarda odun mecisinin günümüze uyarlanmış şekli değil mi? Gelin öyleyse destek olalım. Destek verelim. Unutmayalım birlikten kuvvet doğar. 11.02.2007           Hasan EŞME

9 Dec

SAYA TÖRENLERİ

Karaman civarının kendine has özelliklerinden birisi olan saya; koyun çobanlarının, çobanlık ücretlerini  almak için, yılın belirli aylarında düzenlemiş oldukları törenlere verilen isimdir.

Karaman koyuncularının, çok eskilere dayanan bu geleneksel törenleri, her yılın, Ocak ayının ikinci yarısı içinde, diğer bir ifadeyle koç katımı günlerinden başlayarak, yüzüncü günün sonunda, yani kuzuların anne karnında tüylenmeye başladıkları güne kadar sürer.

Bu günlerde, her oba, köy ve mahallenin çobanları, koyuncuların evlerine ve semt odalarına akşamları gelirler; aşağıda başlangıç dörtlüğünü vereceğimiz şiirleri okuyarak saya törenlerine başlarlar:

Selamün Aleyküm Bey evleri

Bir birinden yeğ evleri

Saya geldi duydunuz mu?

Selam verdi aldınız mı?

Koyunların döl zamanının yaklaşmakta olduğunun bir müjdecisi olan bu mutlu günde, çeşitli deyişlerle kendilerine müjdeler veren çobanlarına koyuncular, maddi durumlarına göre, çeşitli yiyecek ve  giyecekler hediye ederler; bazı koyun sahipleri ve çoban ağaları da, çobanları şerefine akşam ziyafeti hazırlayarak, onlara ikramda bulunurlardı.

Yenilip, içildikten sonra koyuncular, çeşitli sohbetler ederlerken, seçilen bir çoban sırtında kepeneği, elinde   çomağı ve daha önce hazırladığı, adına Arap denilen kişi ile birlikte içeri girerdi.

Arap denilen, ya çobanın on, onbeş yaşlarındaki oğlu veya yamağı, ya da seçtiği uygun birisidir. Çoban içeriye girmeden, seçtiği kişiyi Arap’a benzetebilmek için, yüzünü isle siyaha boyar; üzerine de, Arabın ta boynuna kadar gelen, büyükçe bir erkek şalvarı giydirir.

Bu şalvarın uçkuru arabın boynundan büzgülenmiştir. Elleri de şalvarın içinde kalan arabın boynunda, bazı yerlerinde, irili ufaklı koyun çanları vardır. Çanların daha fazla ses yapması için, zıplayıp  çırpınarak, çobanın arkasından gelen arap, odaya girince ortaya ulu orta yatıverir. Koca kepeneği içinde çoban da çomağına   dayanarak, yerde yatan arabın yanında durur ve sayayı saymaya başlar.

Saya sayılırken, odada bulunanlardan uygun bir kişi, her dörtlüğün sonunda “EYVALLAH’ der ki bu söz, çobanın    saydıkları deyişlerin topluca tasdik edildiği anlamına gelir.

Çobanların saya sayması devam ederken, yerde yatan ara sıra kımıldayarak çanlarını tıngırdatan, ağzı açık bir vaziyetteki arabın ağzına, herkes madeni para atar.

Çobana da uygun bahşiş ve hediyeler verilir, ya da o sırada söz verilen bahşiş ve hediyeler ertesi gün toplanır.

Böylelikle, her yörenin, her semtin ve her obanın çobanı, bir veya birkaç akşam odaları, koyuncu evlerini dolaşarak sayayı sayar. Arabın ağzına atılan para araba aittir. Törenlerde, çoban için toplanan bahşiş ve    hediyelerin biriktirilmesiyle ilgilenen semt delikanlıları da, toplanan yiyeceklerden bir miktarımda alakoyar. Bunlardan ileriki günler için akşam yemekleri hazırlatırlar. Bu yemekler, çoban da dahil olmak üzere topluca ve mahalle odasında yenilir. Yemeklerde sohbetler, eğlenceli oyunlarda oynanmak surteiyle adeta bir bayram havası yaratılırdı.

Çobanın hakkını toplamak için, koyun sahiplerini dolaşırken söyledikleri deyişlerden en meşhuru şudur:

Selamün Aleyküm Bey evleri

Birbirinden yeğ evleri

Saya geldi duydunuz mu?

Selam verdi aldınız mı?

Bu saya iyi saya

Hem yoksula, hem baya

Bu say a batıydı, battal adıydı

Çöğdüydü, çöğmellediydi

Koyunun yüzünü yetirdik

Kuzunun tüyünü bitirdik.

Güde güde elli güne getirdik

Birin de bin olsun koyunum

Sağına yattı yozladı

Soluna yattı kuzuladı

Döndü çarasını yaladı

Birin de bin olsun koyunum

Bir ala kuzu kuzuladı

Önüne kodum yaladı

Dü.. didim meledi

Birin de bin olsun koyunum

Ak beserek kuzusu var

Örtme kepenek ağılı var

Bu koyunu sağan abanın

Çıgsalı kolu var

Bahar gelir yaz gelir

Turna ile kaz gelir

Koyunları sağmaya

Gelin ile kız gelir.

https://atadan.wordpress.com/category/saya-torenleri/

Harfana Geceleri

9 Dec

Turgay Kurtuluş

Toplumda hata yapan, söz verip de sözünü tutmayan, kaypak, toplumun sosyal değerlerini geliştirip korumayan bireylere diğer bireyler, çeşitli şaka vesaire usüllerle yaklaşarak, diğer kişinin davranışlarının olumlu ve olumsuz yönlerini, ekonomik-sosyal kültürel- düşünce ve değerlerini pozitif sonuçlara bağlamak amacıyla tartışma ve konuşmalar yapmak için aşağıdaki bahaneler gündeme getirilir;Elbisesiyle suya bırakılan her gün olay konusu olur.

Kızak veya kağnı arabasına çuval sarar gibi bağlanan bireye soğuk suya bırakılacağı söylenir. Suya bırakılmak yöremizde gurur kırıcı sayıldığından, suç zanlısı kişi beş ila otuz kişiye ziyafet düzenlemesi istenir.

Bu ziyafette koyun, dana veya kişi sayısına göre birer tavuk kesilmesi, şişle çevrilmesi şarttır. Herkesin yemesi özellikle istenir ki koruma olmasın…

Diğer yiyecek ve içeceklerin diğer bireylerce sağlanması gerekmektedir. Gençlerin rahat konuşup, tartışıp eğlenebileceği ortam seçilmesine özen gösterilerek, boş konut, ormanlık alan veya geniş çimenlik alan seçilir. Seçilen alanda içimi güzel su olması şarttır.

Eğer cezalı bireyin cep durumu zayıfsa, diğer bireyler tarafından ortaklaşa alınan 3-7 kg. tereyağı, ince elekten geçirilmiş sarı buğday unu kullanılarak ‘Pişi’ veya ‘Lokum’ pişirilerek soğumadan yenilir. ‘Pişi’lerin pişmesinde kırmızı ve kuru ardıç ağacı kullanılması esastır. Çünkü ardıç ağacıyla pişen ‘Pişi’ veya ‘Lokum’un tadı çok farklıdır.

Pişirilen ‘Pişi’lerin yanında bal, şerbet içilmesi şarttır. Diğer yiyecekler ilave kullanılır. Yağlı aş yiyenler, ‘maşrafa’ ile küçükten büyüğe soğuk sular içilir. Çaydan geçilir. Her bireyin su içmesinden sonra su tası çalkalanır.

Yağlı yeme sabaha kadar devam eder, sıra türküleri söylenir.

Korolar oluşturulur, saz çalma yeteneği olanlara rağbet yüksektir. Güldürür eğlendirir, oynatır. Herkes bireysel yeteneklerini ortaya koyar, anı, fıkra, şiir ve şarkı söyler.

Bireylerin ortak problemleri gündeme getirilir, gerekli tartışma ve konuşmalar yapılır.

Gecede yaşananlar artı ve eksileriyle, kişiliğini, kültür ve yetenekleriyle saydıran birey tarafından sonuçlandırılır. Bireylerin değil toplumun daha güzelleşmesi için karar birliği yapılarak gece eğlencesi sona erer.

http://www.savsat.com/index.php?n=duvar&w=337&a=571

Atkaracalar’da Kış Eğlenceleri

9 Dec

İlçe ve köylerine elektrik gelmeden önce insanların vakit geçirme yöntemleri gündüz ve gece olarak farklılık göstermektedir. Bu yüzden eglenceler özellikle isler bittikten sonra aksam vakitlerinde köy ve mahalle odalarinda yapilirdi. O dönemde oynanan oyunlar ORTA OYUNU benzeri oyunlar olup oynayanlar profesyonel oyuncular olmayip bizzat bölgede yasayan insanlardir. Günümüzde bu oyunlar unutulmaya yüz tutmustur. Bu oyunlar büyükler ve çocuklar olarak farklılık göstermektedir.

BÜYÜKLERE AIT OYUNLAR: Atkaracalar da 1950 yillarda at yarislari, toplu olarak ava gitmeler, geleneksellestirlen komsu köylere yapilan ziyaretler ve bu esnada yapilan eglenceler, komsu köylerin bize olan ziyaretleri yine Cumhuriyet Bayrami kutlama programlari ve odalarda kis aksamlari oynanan oyunlar belli baslilaridir. Diger bir vakit geçirme yöntemi ise köy veya mahalle odalariyla kahvehanelerde toplanip hikâye, roman ve bilgi alinmasi gereken kitaplarin toplu olarak okunarak okuma sonunda degerlendirme yapilmasi. Ilçede oynanan bazi oyunlar sunlardir.

FERFANA: Tespit edilen günlerde gençlerin çesitli yiyecekler alarak toplanip sabaha kadar eglence yapmalaridir. Eglencede çesitli orta oyunu vari oyunlar oynanir, saz esliginde türkü söylenip çam para ve kasikla oyunlar oynanir. Eglencede özelikle tavuk, hindi veya kuzu eti mutlaka olur. Pisirilen etin suyuyla (çok bulunmamasina karsin) Pirinç pilavi mutlaka yapilir. Mevsime göre meyveler veya tatli çesitleri birlikte yenilir.

ÇORANA: Yagmur yagdiginda sevinç ifadesi olarak yapilan bir eglencedir. Yagmur yagarken gençler gruplara ayrilarak hali vakti yerinde olan aileleri gezerek yiyecek istenir. Toplanan yiyecekler birlestirilip belirtilen mekânda eglence yapilarak yenilir.

SINSIN: Oyun SAMAN larin ibadetlerinin oyuna çevrilmis seklidir. Ilçemizde davullu, köçekli dügünlerde, Cumhuriyet bayrami Kutlama programi aksam bölümünde ve özel törenlerin aksam bölümlerinde oynanir. Oyun meydanin ortasina büyük bir ates yakilir. Atesin alevli olmasi önemlidir. Bu ates genellikle bir varil içerisine yanik yagla karistirilmis kül doldurulur ve yakilir. Ara sira karistirilarak alevlerin yükselmesi saglanir. Bu atesin ilçemizdeki ismine MASALAMA denir.

Sinsin oynayan oyuncu yanan alevli atesin etrafinda dönerek el, kol ve ayak hareketleriyle çesitli tavirlar sergiler. Yaptigi hareketlerde gururlanma ve böbürlenme ifadeleri olmalidir. Belirli bir süre sonra diger oyuncu avazinin çiktigi kadar bagirarak onun yerini almak ister. Içeride oynayana vurmak ister. Oynayan dayak yemeden kaçmalidir. Diger oyuncularla böyle devam eder. Sinsin oynanirken davul zurna esliginde oynanir.

FENER ALAYI: Cumhuriyet Bayrami kutlamalari ve köy davetleri aksam eglencelerinde kullanilir. Konserve kutulari birer sopaya çakilir, içerisine kül, mazot. gaz yagi veya yanik yag karisimi doldurulur. Tüm gençlere dagitilir. Hava kararinca hazirlanan fenerler yakilarak davul ve zurnayla esliginde kahramanlik marslari,türküler,maniler ve gazeller söylenerek sokaklarda yürüyüs yapilir. Bu törene fener alayi denir.

ISITMAYA GEZMEK: Bayramlar, dügün ve yilbasi gibi önemli günlerde hava kararinca uzunca bir sopa (Ügendere) ucuna bir mendil veya bohça baglanarak isik yanan cama vurularak evde bulunan yiyeceklerden isteme isidir. Gezilen evlerden alinan yiyecekler bir alanda toplanarak ortaklasa yenilir.

Uzun sopayla cama vurulur, ISITMAYA NE GEREK diye seslenilir. Evdekiler yiyecek vermeye kararli iseler uzatilan bohçanin içerine koyarak asagi gönderirler. Vermeye razi degillerse asagidan gelen sese cevap vererek BIR NASTABA SU GEREK diyerek sopayi cama vuranlarin üzerine su dökerler.

Kis mevsiminde belirli ailelerde toplanan komsular kendi aralarinda YÜZÜK, TEK MI? ÇIFT MI? MASAL ANLATMA el ,el üstünde kimin eli var gibi oyunlari oynarlar.

NOT: Elektrik geldikten sonra bu oyunlar unutulmus tv izleme ve salon oyunlari öncelik almistir.

https://atadan.wordpress.com/2007/05/07/atkaracalar-da-kis-eglenceleri/